Arşiv

İstatistik

Galatasaray'daki Hadiseler Vol.1

Galatasaray son yıllarda hiç olmadığı kadar büyük bir hayal kırıklığı, büyük bir çöküş içerisinde. Son yıllar dediğim, 2003-2004 sezonundan sonraki dönemden bahsediyorum. Aslında bazıları son 10 yılın en kötü döneminin bu olduğundan bahsediyor ama hayır bana kalırsa 2003-2004 sezonu daha büyük travmalar içeren daha karanlık bir sezondu.

Ne olursa olsun, Galatasaray tarihine yakışmayacak, Galatasaray kültürüne Galatasaraylılığa çok uzak bir dönemden geçiyoruz an itibariyle. Bakın kötü sonuçlar olur futbolda, kötü performanslar kötü skorlar olabilir, neticede bu bir spordur, insanların yaptığı bir spor. Robotların , makinelerin veya uzaylıların sporu değil. Bu yüzden performans düşüklükleri olabilir, elbette olacaktır. Ama problem bu değil. Galatasaray'da kelimenin tam anlamıyla bir hedefsizlik söz konusu. Vizyonsuzluk, istikrarsızlık. Bu aslında biraz yönetime giriyor o yüzden ben şöyle diyeyim, oyuncularda çok büyük bir isteksizlik, çok büyük bir motivasyon düşüklüğü, çok büyük bir mücadele eksikliği var. Formanın hakkını verememe durumu yani. Galatasaray dediğimizde aklımıza gelen o kültürün tam aksi bir durum, asaletin, Galatasaray ruhunun tam karşıtı bir durum. Problem bu.

Haziran 2009'da Galatasaray yönetimi devrim operasyonu adı altında Frank Rijkaard'ı takımın başına getiriyor. Adı, şanı saygınlığı çok üst düzey bir hoca, teknik direktör. Total Futbol'un, Rinus Michels'in müritlerinden.

Camiada umutlar çok büyük, beklentiler had safhada. Bir Barcelonalaşma furyası olayı var. Çoğunluğun beklentisi, takım bir süre sonra Total Futbol oynamaya başlayacak, Barcelona gibi olacak, rakipleri çatur çutur ezecek vs vs. Kimileri bunun birkaç haftada gerçekleşmesini bekliyordu, kimileri bu devrimin yıllar süreceğini biliyordu. Hatta çoğunluk takıma ve teknik direktöre uzun süre sabır edilmesi konusunda hemfikirdi. Nitekim bu vaatleri de gerçekle örtüştü ve bugün hala Rijkaard'ın arkasında duran bir çoğunluk söz konusu.

Takım devrimin ilk sezonuna hızlı başladı. UEFA ön elemeleriyle erken başlayan sezonda gelene gidene 4-5 tane atılıyordu, farklı galibiyetler elde ediliyordu. Bir kısım kitle devrimin bu kadar kısa sürede gerçekleştiğine bile inanmıştı. Haksız da değillerdi hani, çok yüksek topla oynama oranları, tavan pas yüzdeleri, 4 farklı 5 farklı hatta 6 farklı galibiyetler... Bunlar vardı 09/10'un başlarında...

Lakin sezonun devamında bir daha hiç bu kadar iyi olunamadı. İlk puan kayıplarından itibaren teknik direktör başta olmak üzere eleştirilere tam gaz başlandı. Deplasmandaki Atletico beraberliği ve içerideki şaibeli (hakemin ve Caner efendinin büyük hataları nedeniyle) Atletico maçındaki tur umudu dışında sezonda elle tutulur hiçbirşey yoktu. Takım ligi 3. bitirdi. Basbayağı başarısızlıktı bu. (aslında devrim adına gelecek vaadeden gelişmeler olsaydı pek başarısızlık sayılmazdı ama daha sonra yazacağım şeylerde görüleceği üzere takım hiçbir şekilde gelişme kaydedememişti ve geleceğe dair hiçbir şey umut edilemiyordu)

Bu süre zarfı içerisinde teknik direktöre en çok destek veren taraf Galatasaray taraftarlarıydı. Fenerbahçe medyasının takımı yıpratma uğraşlarının aksine teknik direktörün arkasındaydı.

Derken yeni bir sezon , yeni umutlar vardı artık camianın önünde. Mart'ta tekrar başkanlığa seçilen Adnan Polat'ın vaatleri büyüktü, teknik direktörün arkasında durulacak, takıma yakışır transferler yapılacak, yeni sezonda herşey çok daha iyi olacaktı.

Olmadı ama...

Takım 09/10 sezonundan çok daha kötü bir tabloyla karşı karşıyaydı. Gerekli transferler yapılmamış, üzerine takımın en önemli bir-iki oyuncusu gönderilmiş, ve teknik direktör dımdızlak ortada bırakılmıştı.

1'i iç sahada olmak üzere takım lige 2 mağlubiyetle başlamıştı. Üstüne üstlük Ali Sami Yen'de berabere kaldığı zayıf rakibe karşı bile turu zora sokmuştu Galatasaray. Neyse ki ikinci maçta farklı bir galibiyet elde edildi de son eleme turuna kalınıldı.

Lakin kötü senaryo gerçek olmuştu. Yine ilk ayağı Sami Yen'de beraberlikle sonuçlanan eleme turu Avrupa Ligi umutlarını deplasman maçına bırakmıştı. Ve fakat en kötü ihtimal gerçekleşiyordu. Sonuç olarak takım turu ve Avrupa biletini deplasmanda bırakıyordu.

...


...

Şöyle bir özet olsun diye yazdım bunları, arkada neler bırakmışız diye , sık sık ona baka baka üzerinden hareket ederek analizlerimize başlayalım.

Sorunu 3 ana başlık altında incelemeyi planlıyorum. Teknik heyet, futbolcular ve yönetim. Bu ana temalar üzerinden detaylara girerek arada ekstra olarak bazı farklı konularda da yazarak bir süre burada olmayı planlıyorum.

Oyunculardan başlayalım şimdi.

Oyuncular ve takımın gidişatı hakkındaki sorunları bir arada konuşuyorsak başta Türk futbolcuları ele almalıyız. Sorun asıl olarak burada çünkü.

Takıma yapılan eleştirilerin oyuncular boyutunda olanları, genel olarak takımdaki futbolcuların oynatılmak istenen sistemin parçaları olamayacak türden oldukları yönünde. Evet, kısmen doğru. Hatta büyük oranda doğru. Ama sonuçta şöyle bir olay var. Dünya üzerinde total futbolu hakkıyla oynayabilecek oyuncu kalitesine sahip tek bir takım var zaten. (tabii ki Barcelona) Neyse buraya sonra bir daha döneceğiz.

Türk oyuncular diyorduk. Türk oyuncular bu sistemle olabilecek en zıt şekilde "ters" bir oyun yapısına sahip. Tamamiyle sert futbola, anti-futbola, fiziksel yönlü futbola kayan bir oyun mantalitesi olan futbolcular. (yine tabi bazı istisnalar hariç) Şimdi bu da bir çözümlemedir. Ama karşı çıkıldığı zaman da karşı tarafın pek de haksız sayılamayacağı bir durum. (hani deniliyor ya "sanki bizi yenen Anadolu takımlarının oyuncu kaliteleri bizden daha iyiy a.q." ) Zira şöyle bir durum var;

Evet takım total futbol oynuyor, futbolun teknik yönüne dayalı bir oyun anlayışı benimsenmeye çalışılıyor. Ve burada da türk futbolcuların bana yatkın olmaması sorunu ortaya çıkıyor. Ama bakın, örneğin Barcelona'da bunu görebilirsiniz,; total futbol oynayan bir takımın en önemli gereksinimlerinden biri de hücum-prestir, mücadele gücü ve dayanıklılıktır. Yani Rijkaard'ın oynatmayı istediği sistemde zaten futbolcuların aynı zamanda çok koşması, mücadele etmesi gerekiyor.

Peki ya Türk futbolcular maçlarda sadece oyunun teknik yönünden pas yapma yönünden mi eleştiriliyor? Koskocaman bir "hayır". Türk futbolcular aynı zamanda normalde sahip oldukları mücadele gücünden, dayanıklılıktan çok uzaktalar 1 yılı aşkın süredir. Bu ne demek? O bildiğimiz türk futbolcuların karakteristiği, sahip oldukları özellikler, oynadıkları sistemin önemli gereksinimi olduğu halde sahada sergilenmiyor. Buna nasıl bir karşıt görüş ortaya koyulabilecek peki?

Koyulamaz bence. Çünkü Türk futbolcular iş ahlakının gerektirdiği sorumlulukları yerine getirmiyorlar, sistem seçiyorlar hoca seçiyorlar. Otoriter bir hoca olmayınca illa ki suistimal ediyorlar. Yapabileceklerini de yapmıyorlar.

Onun dışında Türk futbolcuların bir takım bazı eksiklikleri, yetersizlikleri, eleştirilecek noktaları daha var. Ama bu yazıyı burada noktalayalım. Zira bir yerde bitirmek gerekiyor yoksa gerisini de yazmak lazım. O yüzden bir sonraki yazıda devam edeceğiz bu noktadan. İyi günler herkese...
Category: 0 yorum

0 yorum:

Yorum Gönder

Yazı hakkında herhangi bir görüş belirtmek isterseniz aşağıdaki bölümü kullanabilirsiniz. Unutmayın ki, yazılan her şey yazar tarafından okunup dikkate alınacaktır.

İzleyiciler

E-Mail ile Takip