Arşiv

İstatistik

Galatasaray Analizi

Bu yazıyı aslında uzun zamandır yazmayı planlıyordum. Fakat çeşitli faktörler yazıyı yazmamı geciktirdi, ki bu gecikme de aslında iyi oldu. Zira Galatasaray'ı en son Sivas maçında izledikten sonra yazmak daha anlamlı olacaktır diye düşünüyorum..

Galatasaray'ın en son şampiyon olduğu 2007-2008 sezonuna dönelim. Daha doğrusu 2008 Mart ayında kulübün başkanı olan- ki bundan önce de başkan yardımcılığı yapan- Adnan Polat ve onun tabir caizse kankası olan Kalli ile bir değişim süreci başladı. Temelini 1993 Akdeniz Oyunları'nda 1. olan kadronun oluşturduğu 96 Galatasaray'ı (ki Fatih Terim'in katkısı çok ama çok büyüktür) 4 senede Avrupa'nın 2. büyük kupasını alan kadronun bir şekilde değişmesi gerekiyordu.. Ama bu sürecin de sancılı geçeceği muhakkaktı. A.Polat, bu değişimi yapabilecek kişinin "Artık bir beklentisi kalmayan birisi" tarafından rahatlıkla sağlanabileceğinin farkındaydı, aranan adam aslında hiç de uzakta değildi. Kalli..

Kalli'nin yaptığı temizlik ve bununla birlikte gelen yeni transferler -yerliler özellikle- Galatasaray'ın yeni yapılanmasına yönelik ilk işaretleri veriyordu.. Aslında Kalli'nin getirdiği basit bir 4-4-2 baklavasından başkası değildi.. Galatasaray'ın sezonu Çaykur Rize ile açtığı maçın kadrosuna bir bakalım:


Bu sistemdeki en kilit iki mevki, baklavanın altı ve üstüydü, yani Lincoln ve Linderoth. Lincoln çoğunluğa göre oynanması gereken bir kumardı, fakat Galatasaray'ı hiç de beklenmeyen birisi vurdu, herkesin Linderoth dediğini duyar gibiyim.. Evet, belki iddialı bir söylem olacak ama, halen eksikliğini çektiği orta sahada, belki de en çok ihtiyacımız olan oyuncuyu hiç oynatamadı Galatasaray.. Sonra o meşhur Lincoln ve Hakan Şükür olayı.. Lafı uzatmaya gerek yok, Kalli yine bilineni sergilemekte geç kalmadı ve takımı ortada bıraktı. Takımı son 6 haftada görünen yüzüyle Cevad Hoca ve Adnan Sezgin, görünmeyen yüzüyle de Hakan Şükür ve ekibi şampiyon yaptı. Bu şampiyonluk Adnan Polat için hem iyi hem de kötü haberi barındırmaktaydı, zira avam tabirle "ayağını kaydırmaya" çalıştığı oyuncular olan Hakan Şükür ve ekibini tasfiye edemeyecekti, iyi haber ise belliydi: Şampiyon bir takımın başkanı. Bunun da avantajını iyi de kullandı Polat, Hakan Şükür'e medya önünde göstermelik tekliflerle taraftarın gözünü de boyamasını bildi.. H.Şükür'ün sözleşmesi uzatılmadı ve bir dönem de kapandı..

2008-2009 yılına ise aslında pek de yabancı olmadığımız bir teknik adam ile başladık, bizi önceki sezon darmadağın eden Leverkusen'in teknik direktörü Skibbe takımın başındaydı..Yardımcısı ise Ümit Davala'ydı.. Bir nevi gönül alma hamlesi gerçekleşti. Ama taraftarın asıl gönlünü çalan, tribünlerin yakından tanıdığı, fakat çoğu taraftarın pek de varlığından haberdar olmadığı uzun saçlı bir yöneticiydi. Taraftarın sonradan "In Haldun We Trust" diye adına pankartlar açtığı Haldun Üstünel.. Kewell, Baros gibi iki çok önemli oyuncuyu transfer edince bir anda taraftarın gönlünü fethetmeyi başardı Üstünel.. Ama Aykut'un beceriksizliğiyle göz göre göre kaçan Ş.Ligi treni, bir anlamda Galatasaray'ın baş sorunu haline geldi.. Maddi sıkıntıların yegane çözüm kaynağı olarak görülen bu sıcak para da gidince, lig daha önemli hale gelmişti.. Göze gerçekten iyi gelen bir futbol oynanıyordu ASY çimlerinde.. Taraftar da memnundu. Özellikle Avrupa deplasmanlarında oynanan karakterli oyun, 2010 Mayıs'ında Şükrü Saraçoğlu'nda Uefa Kupası finalini fısıldatıyordu taraftarlara. Ama Skibbe'ye verilen o gözdağının ardından maalesef çoğu şey istendiği gibi gitmedi.. Medyanın/Yönetimin etkisi altına çabuk girmişti genç Alman.. ve ipini çeken o meşhur Kocaeli maçı.


3-5-2'ye dönüş, aslında 4-4-1-1'i güzelce oynamaya alışmış bir takım için intihardı.. öyle de oldu.. Alman, çabukça evine postalandı.. Tıpkı Gerets gibi. Yerine gelen isim ise Bülent Korkmaz oldu.. 1.5 senelik mukavele yapıldığında herkesin aklında o 1 senenin kullanılmayacağı yatıyordu..
Takım erkenden lig hedefinden uzaklaşmıştı. Aslında oyuncuları o sezona bağlayan yegane şey, Uefa hedefiydi. Sabri'nin son dakikada attığı gol, Bülent Korkmaz için iyi bir başlangıç demekti, deplasmandaki 0-0 için Skibbe'ye selam çakarak. Galatasaray yönetimi için iplerin kopmaya başladığı andaydı sıra.. o ana kadar toplamda 30'dan fazla maç yapmış Meira'nın satılıp yerine herhangi bir transferin yapılmaması, tam bir harakiri oldu. Kewell'in bizi büyülediği o iki Hamburg maçı -aslında stoper hatalarından elendik- Galatasaray'ın yönetim anlamında dibe vurduğu andı. Kulüp belki de istemeyerek Şampiyonlar Ligi'ne gidememenin diyetini ödemekteydi.. A.Polat ve yönetimi, her zaman yaptığı gibi G.Saray'ın sonsuz kredili adamlarını taraftar arenasının önüne atmakta beis görmeyip, localarında purolarını tüttürüyorlardı.

Kewell ve Baros'un başını çektiği "Ünlü bir t.d yoksa biz yokuz" argümanı Frank Rijkaard ile yerini bulmuştu. 2005-2010 arasında tüm dünyayı esir alan o Barcelona futbolunun yaratıcılarından biri Galatasaray'a teknik direktör olarak gelmişti.. Çeşitli forumlarda Barcelona vs Galatasaray geyikleri dönmeye başlamıştı bile. Haldun Üstünel yine iş başındaydı. Elano, Keita, Dos Santos, Neill ve Jo transferleri, taraftarları yine mest etmişti. Sezon başındaki o bol gollü galibiyetler -ki Fenerbahçe'nin 103 gol rekorunun kırılıp kırılamayacağı bile konuşulmuştu- lig sonuna doğru yerini ruhsuz oyuna ve oyunculara bırakmıştı. Polat yönetiminin yine dar görüşlülüğü ve maddi yetersizliklerinden dolayı,elde iş yapabilen tek santraforu serbest bırakılıp, yerine Avrupa'da oynayamayacak bir santraforun kiralanması tüm bu negatif sonuçların adeta bir toplamı hüviyetindeydi. Lig sonunda elde edilmiş bir 3.cülük ve yine hüzün vardı taraftarlar için..

2010-2011 için söylenecek pek fazla bir şey yok.. Sihirbaz Üstünel, çok da şaşırmadığımız bir operasyonla görevlerinden alındı, sonra da istifa etti.. Polat, başarısızlıkların sorumlusunu kendince bulmuştu, taraftarın da tepkisi -bana göre- beklenenden daha az düzeydeydi. Konu gelmişken söyleyelim, Adnan Polat'ın yöneticilik anlamında belki de tek başarısı, medyayı gayet iyi kullanarak taraftarı manipüle etmektir.

Yine şampiyonlar ligine katılımın olmadığı bu sezonda da Galatasaray, transfer yapılmış olsun diye transferler yaptı.. ( Batdal ve Çağıran'ı ayrı tutuyorum). Topal, Uğur Uçar, Emre Güngör ve Keita gibi oyuncular elden çıkarılarak kaynak yaratılmaya başlandı.. Topal'ın yerine Cana, Keita'nın yerine ise Pino alındı.. Fakat bu transferler Galatasaray'ın olan seviyesine bile geri getirmeye yetmedi maalesef..

Sonuç olarak takımda eksik olan ne? Bu aslında hem çok kolay hem de çok zor bir soru.. Kolay soru, zira cevabı basit.. Salt transfer olarak bakıldığında kaleye 1, defansa en az 1, orta sahaya 2, forvete ise 1 takviye. Ama takımda eksik olan sadece mevkiler değil, tribünler tarafından bolca seslendirilen "formaya aç, arması için oynayacak futbolcu eksikliği". Soru bir o kadar da zor, zira basit cevapları elde edebilme yetisi kaybolan bir takım ve teknik direktörden bahsediyoruz..
Category: 0 yorum

0 yorum:

Yorum Gönder

Yazı hakkında herhangi bir görüş belirtmek isterseniz aşağıdaki bölümü kullanabilirsiniz. Unutmayın ki, yazılan her şey yazar tarafından okunup dikkate alınacaktır.

İzleyiciler

E-Mail ile Takip